| |
|
Dört kadına kadar evlenme adeti de birçok hanedanlıklarda görüldüğü gibi varissiz kalınmaması için alınan bir tedbir olsa gerektir. Padişahların bazıları seçtikleri birkaç hanımla yetinmişler, bazılarının da hanımlarının yanı sıra birçok cariyeleri olmuştur.
Cariyelerin çok az kısmı padişah veya şehzadelerin odalığı olmakta, diğer büyük kısmı ise diğer dairelerde çalışırlardı. Örneğin I. Mahmud döneminde (1730-1745) padişah dışında padişahın birinci hanımı olan baş kadınefendi dairesinde 20, diğerlerinde de 10-20 arasında cariye bulunduğu bilinmektedir. Abdülaziz döneminde (1861-1876) Dolmabahçe Sarayında sultanın 58, Valide Sultanın 43, Şehzade Murad’ın 47, Başkadınefendinin 15 kadar cariyeleri olduğu saray arşivlerinde kaydedilmektedir.
Yukarıda belirttiğimiz gibi haremde büyük nüfuz sahibi olan Valide Sultandan sonra evlenme sıralarına göre padişah hanımları da büyük söz sahibi idiler; bunlardan erkek çocuğu olanlara “Haseki Sultan” denirdi. Kadınefendilerden sonra sayıları dördü bulan “İkbal” adı verilen padişah gözdeleri gelirdi ki bunlar da haremde saygı görür, sultanın ölen veya boşanılan nikâhlı karısının yerine baş ikbal eşi olabilirdi. İkballerden sonra gözdeler gelirdi, bunların da haremde büyük nüfusları vardı, tâki padişahın gözünden düşüne kadar bu nüfuslarını sürdürmüşlerdi. Sultanın çok yakınında 16 kadar gözde bulunurdu. Sultan bunlarla da yetinmezse istediği kadar ünvansız odalık alabilirdi.
Padişahın cariyelerinden beğendikleri ile evlenmelerinde sadrazam, sultanın; harem ağası da kızın şahidi olur, Şeyhülislâm merasimle nikâhı kıyardı.
Harem dışını “Kızlarağası”içini de “Hazinedar usta” denilen en tecrübeli cariye idare ederdi. Hazinedar ustadan sonra haremdeki protokole göre II. hazinedar, III. hazinedar, kalfa, başkâtip, kethûda kadın, vekil usta, berber ustası, çeşnigir, çamaşırcı, kilerci, kahveci, külhancı, kutucu ve tabib kalfa gelmekte idi; bunlar birçok yardımcılarıyla birlikte bu rüya ülkesini idare ederlerdi.
Harem’in kurucusu olarak bilinen Kanuni zamanında 300 kadar olan cariye sayısı gittikçe artmıştır, III. Murad zamanında 500’e ulaştığı, Avcı Mehmed zamanında ise 700’e çıktığı çeşitli kaynaklarda belirtilmiştir.
Bu kadar çok kadının bir yerde bulunması kuşkusuz ön sıraya girme, padişah eşi olma isteğinden doğan çekişmelerin olacağı pek tabiidir. Bu nedenledir ki, cariyeler arasında çeşitli oyunlara girişerek diğerlerinden üstün vasıfları olduğu ispatlamaya çalışırlardı.
Bu ilgi çeken yarışın, tatlı öyküleri vardır, bu yarışta galip gelene padişah çeşitli nedenlerle beğenisini bildirir, eğer hoşlanırsa da hemen gözdesi oluverirdi.
|
|
|
Harem’de yaşayan bütün cariyelerin hemen hemen hepsinin ideali, Sultana kendilerini beğendirerek haremde saygı gören padişah eşi veya gözdesi olmak idi. Böylece rüyaları gerçekleşebilecek belki de bu koca ülkeye hükmedebilen birer kraliçe ya da imparatoriçe olabileceklerdi. Bu nedenle cariyeler sultana kendilerini beğendirmek için çeşitli oyunlara girişir, birbirleriyle yarışırlardı.
İlk defa Kanuni Sultan Süleyman devrinde Haremdeki bu çekişmelerden haberdar oluyoruz. Örneğin Leh veya Rus asıllı cariye Hürrem bir bir rakiplerini geride bırakmış, sultanın gözdesi olmasını bilmişti. Belki çok güzel olmayan fakat son derece zeki, haris ve entrikacı olan Hürrem, sultana takdim edileceği günü sabırsızlıkla beklemiş, bu olaydan sonra unutulmamak için tüm zekâsını ve hünerini kullanarak Osmanlı tarihinde derin izler bırakan bir “Hürrem Sultan efsanesi” yaratmayı başarabilmiştir, Hürrem; genç cesur, ülkeler, kıtalar fetheden Kanuni Sultan Süleyman’a yazdığı aşk mektuplarında kullandığı ifadelerle onun ruhunu okşamayı da bilmiştir.
“Canımın canı Sultanım, diye başlayan el fakir, el hakir cariyeniz Hürrem diye biten bu aşk mektuplarında adeta Kanuni’yi büyüleyen Hürrem,
“ Kimseye kılma nazar devletli sultanım sakın,
Yalnız gün gibi seyran ile haraşan eylerin,
Vay ne müşkil derd olurmuş padişahın firkati,
Yakdı, yandırdı beni bu nâr-ı hicrin mihneti,
Nola bu cariyeni oda yakmakmış âdeti,
Yalnız gün gibi seyran ile haraşan eylerin.”
mısralarında sakın kimseye alıcı gözle bakma diyerek kıskandığını ifade ediyor ve padişahından ayrı kalmanın ne kadar zor olduğunu belirterek hicran ateşinin kendisini yakıp yandırdığını, padişahın cariyesini ateşlerde yakma adetinde olduğunu söyleyerek Sultan Süleyman’a olan aşkını ve sevgisini kuvvetle vurguluyordu.
Topkapı Sarayı arşivinde 5038 envanter numarasıyla kayıtlı bu mektubun bizzat Hürrem Sultan’ın kendisi tarafından mı yazıldığı, yoksa sultan’ın hoşuna gitmek için bir başkasına mı yazırdığını bilmiyoruz ama bilinen tek şey aşk dolu ve insanın içinde fırtınalar koparan bu mektuplara kimsenin lâkayt kalamıyacağıdır.
Hürrem, canım paresi sultanım diye başlayan diğer bir mektubunda benim devletim güneşi ve saadetim sermayesi sultanım. Eğer bu ayrılık ateşiyle yanmış ciğeri kebab sinesi harab didesi pür-ab gecesini gündüzünden farketmiyen hasret deryasına gark biçare aşkınız ile mütelâ Ferhad ve Mecnun’dan beter şeyda çekeriniz tarafından sorarsanız ne kim sultanımdan ayrıyım bülbül gibi ah u feryadım dinmiyor diyordu. Başka bir mektubunda da “vallah benim canım ne gecem gecedir ve ne günüm gündür ………vallah billâh ayrılık ateşinizle gece gündüz yanarım ……… benim halim ne dil ile takrir olunur, ne kalem ile tahrir olunur” diyerek bu şiirimsi mektubuna şiirle devam ediyordu.
Kanuni de işveli de cilveli bu zeki kadının aşk dolu mektuplarına Muhibbi takma adıyla cevaplar vermiş, duygularını şiirle ifade etmiştir. Kılıcı kadar dili de keskin olan ve bir divanı bulunan Kanuni Sultan Süleyman,
“Yare varub dün gece dil-i derunum arz eyledim,
Hâbe vardı gözleri yanında san efsânesidir,
Nola baksam şem-i hüsnüne gönül pervaneveş,
Dostum sen Şem’olıcak âşıkın pervânedir.
Gülşen-i hüsnünde dil nürgün yine saydetmeye
Zülfünün ağında “Muhibbi” hâli anın divânedir.”
mısralarıyla “Dün gece sevginle duygularımı arzeyledim. Ne olur baksam güzelliğine pervane gibi. Dostum sen ışıksın ben de aşıkın pervane, gül bahçesi güzelliğinde gönül kuşu avlamak ne ise zülfünün ağında da “muhibbi” nin hali böyledir diyerek Hürrem’in aşkına karşılık veriyordu.
Bu aşk hikâyesi bir ömür boyu sürmüş, Hürrem haremin de, sultanın da, koca Osmanlı imparatorluğunun da bir numaralı kadını olmuş, nice kralların önünde diz çöktüğü, adını duyunca titrediği ülkelere dahi sığmayan Kanuni Süleymanı avuçları arasına almayı becerebilmiştir.
Osmanlı sultanlarının hareminde bulunan cariyeler kayıtsız şartsız köle değillerdi, 9 sene sonra istedikleri zaman haremden ayrılabilen bu cariyelerin içerisinde öylesine şahsiyetli cariyeler çıkmıştır ki, yanlarına gelmeleri için Koca Osmanlı Sultanlarını kendilerine yalvartabilmişlerdir.
Elimizdeki mektuplardan öğrendiğimize göre I. Abdülhamit, hoşlandığı, sevdiği Ruhşah isimli cariyeye yalvarıp yakarıyor, onu davet ediyor, fakat her seferinde Ruhşah kendisine naz ediyordu.
I. Abdülhamid’in son derece tutkun olduğu cariyesine yazmış olduğu Topkapı Sarayı Arşivinde 10193 numara ile kayıtlı bulunan mektubunda “Ruhşah’ım Hamid’in sana kurban ola” diye başlıyor ve “İster beni darbeyle öldür, sana teslimim. Bu gice gel niyazımdır. Billâhi sebeb-i illetim ve belki meytim olursun. Ayağın altına yüzüm gözüm sürerek rica ederim. Kendimi zaptedemiyorum. Billâh-il-âzim.” diyordu.
|
<< |
1 |
2 |
3 |
4 |
5 |
|
|
|
|
|
|
|
|
14 |
15 |
16 |
17 |
18 |
19 |
20 |
|
>> |
| |
21 |
22 |
23 |
24 |
25 |
26 |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
| |
|
|
|
|
 |